Emperyalizme karşı bağımsızlık.. Padişahçılığa karşı Cumhuriyetçilik.. Şeriata karşı Laiklik.. Tutuculuğa karşı Devrimcilik.. Ümmetçiliğe karşı Milliyetçilik.. Seçkinciliğe karşı Halkçılık
AKP Hükümetinin Terörle mücadelesini yeterli buluyor musunuz?
************************
Cumhuriyet düşmanları
(Fetullah Gülen 1)
(Fetullah Gülen 2)
(Şehitlerimize KELLE, Apo İtine SAYIN)
(Hem Laik Hem Müslüman Olunmazmış!)
(AKP nin ALTIN ÇOCUKLARI)
Türk halkı arasında bir anket yaparak birbiri ardına iki soru yöneltsek;
1- “Müslüman mısınız?..”
2- “Atatürkçü müsünüz?..“
Her iki soruya da yüzde doksanın üzerinde “evet “yanıtı çıkar…
Bu iki sorunun birbiriyle bağlantısı yoktur. Hem Atatürkçü hem de Müslüman olmak çok doğaldır. Verilen yanıt bu anlamda doğrudur.
İnsan kendini nasıl görüyorsa öyledir.
Fakat; yalan, dolan, talan, vurgun, ticari ayıp, emek sömürüsü, hırsızlık, haksızlık, din sömürüsü vb.. gibi inanca ve hukuka aykırılıkların yoğun olduğu bir ülkede nerdeyse bütün insanların “müslümanım “ demeleri gerçekten doğru mudur?.. Bunu vicdanlara bırakıyorum…
Türk devrimini anlamayan, kavramayan, o yolda katkı vermeyen insanların; rejimi dinselleştiren, yabancı hayranlığına kapılmış, kendine güvenmeyen, başkalarından bekleyen, gerektiğinde sömüren, köşe dönücülüğü benimseyen ve Kemalist ilkeleri yok etmeye çalışanların çoğunluk oluşturdukları bir toplumda ezici bir şekilde “Atatürkçüyüm” demesi doğru olabilir mi?..
Bunu da insaflara havale ediyorum…
Her iki sorunun da gerçek yanıtı aslında “hayır, değilim” şeklinde bir itiraf olmalıdır…
İlk soru konumuz dışında kalıyor.
Bu yazıda ikinci sorunun yanıtını irdeleyip incelemeye çalışacağız…
Öncelikle belirtelim ki bu inceleme ve analiz bilimsel bir makale değildir. Ortaya konan fikirler bir yaklaşımdır. Benimsenir ya da benimsenmez. Amaç ufuk açıcı olmaya çalışmak ve düşündürmektir. Aşağıda ele alınan her başlık için araştırmalar yapılıp kitaplar yazılabilir. Yazımızın kapsamı oldukça geniş olduğundan konular zorunlu olarak kısa ve öz tutulmuştur…
KEMALİZM KONUSUNDAKİ YALANLAR YANLIŞLAR VE YANILGILAR:
1- Tarihsel gerçeklik büyük halk kitlelerinin olayları, tarihi gelişmeleri, ideolojiyi bilemedikleri için aldatıldıklarının örnekleriyle doludur. Türk halkı aldatılmaktadır:
Halk Atatürk’e büyük bir saygı ve hayranlıkla gönülden bağlıdır. Ülkemizi yönetenlerin Atatürk’ün açtığı yoldan yürümelerini, birlik içinde kalkınarak çağdaşlığa ulaşmayı istemekte, özlemekte ve beklemektedir. Ne var ki; eğitim ve donanım bakımından geri bıraktırıldıkları için her zaman kandırılmaktadırlar. Gerici, işbirlikçi egemenler ve siyasi partileri, halkın Atatürk sevgisini kötü niyetle kullanarak iktidar olmanın bir aracı haline getirmişlerdir.
İktidar olunca Atatürkçülüğe aykırı ne varsa yapılır. Üstelik yine Atatürkçülük adına halka yutturulur. Halkın kafasında sorular oluşsa da derinlemesine analiz ve sentez yapamadıklarından aldatma devam eder.
Halk 2007 genel milletvekili seçimlerinde AKP iktidarının Atatürkçülüğe karşı olmadığına parti mitinglerindeki bayrak gösterileriyle, “tek millet, tek vatan, tek bayrak..” söylemleriyle inandırılmıştır. Kemalizm’in sağladığı her anlamdaki çağdaşlıktan yararlanan büyük bir kitle bütün yaşananlara karşın laikliğin tehlikede olmadığını, ulusal bağımsızlığın korunduğunu düşünmektedir...
Asıl sorun kendisini Kemalist olarak gören, Kemalizm için uğraşan aydın kesimlerdeki ayrışmalardır.
Kemalizm konusunda iddiası olan her insan ve her grup kendisini bu konuda fetva makamı gibi görmektedir. Siyasi partilerde ve aydınlar(!.)arasında itiş, kakış ve karşılıklı suçlamalar sürerken halkın bu konuda hata yapmama şansı sıfırdır…
Son yıllarda çoğalan Kemalist gruplar gençler arasında yaygınlık kazanmaktadır. Olay sevindirici bir gelişme olmakla birlikte bu grupların birbirlerine karşı aldıkları tavırlar yarardan çok zarara yol açmakta, amaçtan uzaklaşılmakta, atomize olunmakta ve güvensizlik ortamı yaratılarak karşı güçlerin işi kolaylaştırılmaktadır.
Kuşkusuz Kemalist gruplar arasındaki bu tartışma ve ayrışmaları kötü amaçlarla yorumlamak yanlış olur. Fakat bunları sırf gençlik heyecanından kaynaklanan yanılgılar olarak görmek gerçeğe yüz çevirmek olacaktır.
Bu gruplara yön ve yol gösteren çevrelerin iyi tanınması ve sorgulanması çok önemlidir...
Ortak amaç Kemalizm’de birleşmek olduğuna göre geniş bir çerçeve ve anlayış içinde, kavga yerine ortak noktalarda buluşarak, diyalog yaratılarak bütünleşmeye çalışmanın en doğru yaklaşım olduğunu inanmak ve bu olanağı bir an önce kullanmak tek seçenektir.
Yoksa, Kemalistlerin bile birbirleriyle anlaşamadığı bir ortamda, Türkiye’nin Kemalist yönde birleşmesini ve ilerlemesini istemek, sadece bir hayalolarak kalır…
Bu bağlamda kendilerine Atatürkçü (Kemalist) diyen kişi ve grupların bazı yanılgı ve yanlışlarına göz atmak , farklılıkları konuşmak ve özeleştiri yapmak yarar sağlayabilir.
Bu yolu denemek ve bir aşamaya ulaştırmak, başta bütün art niyetlilere, bütün yerli-yabancı servislere ve karşıdevrim güçlerine vurulacak ilk darbemiz olacaktır.
Bu yazıda kendisini Atatürkçü (Kemalist) olarak gören kesimler arasında görülen bazı farklılıkları ele aldım.
Bu konularda sağlanacak bir birliktelik, satılmış kalemlerin, Kemalizm karşıtı kişi ve grupların karşısında her yerde büyük bir güç olarak ortaya çıkmanın ilk ve en önemli koşuludur.
1-Kemalizm’i sağ ya da sol şablonlara oturtma yanlışı:
Çoğu aydın ve yazar Kemalizm’i kategorize ederek sosyalist literatüre göre kolaycı bir şekilde tanımlamaktadır. Oysa Kemalizm ne sosyalizm ne kapitalizm değil üçüncü bir yolun öncülüğüdür. İlerici- devrimci, öncü bir ulusal kurtuluş hareketi olduğunun, kendine özgü bir devrim modeli oluşturduğunun önemi büyüktür.
Kemalizm’i sağ ya da sol’a kopyalayıp yapıştırmak, sıradanlaştırıp birçok yönleriyle benzeşmeyen toplumsal hareketlerin içinde görmeye çalışmak son derecede sakıncalıdır. Kemalizm’in özgün ve öncü nitelikleriyle evrensel bir model olduğunu unutmamak gerekir.
Ayrıca Marksizm ve dünya sosyalist hareketleriyle Kemalizm’i ilişkilendirmek bir saptırma yöntemidir.
3- Sosyal demokrasiyi Kemalizm’in yerine ikame çabası:
Bir ulusal kurtuluş devrimi olarak ortaya çıkan Kemalizm ile Avrupa sınıf savaşımında bir “uzlaşma” olan sosyal demokrasi birbirinden tamamen farklıdır. Sosyal demokrasi Marksist kaynaklıdır. Emekçilerin artı değerden (sömürüden) pay almasıyla var olmuştur. Dünyanın ezilen ulusları sosyal demokrasi için sorun değildir. Avrupa dışındaki sömürülen emekçi kesimlerle de hiçbir bağı yoktur. Onların sömürülmesi sorun bile değildir.
Kemalizm ise tam tersine bir ezilen ulus ideolojisidir. Dünya çapındaki asıl sömürüyü, proletarya- patron çelişkisinde değil, gelişmiş merkez (semiferi) ülkeleri ile ezilen uluslar (periferi) arasındaki çelişkilere bağlar. Metropol ülkelerin her türlü güce dayanan haksız saldırıları karşısında mazlumların ideolojisidir.
1960’ların ikinci yarısında CHP içinde “ortanın solu” sloganıyla yükselen “sosyal demokrasi” söylemleri Avrupa öykünmeciliği şeklideki bir küçük burjuva hareketidir. Avrupa’da emekçi örgütleriyle organik bağı olan bu hareketin Türkiye’de emekçi kesimlerle hiçbir bağı yoktur. Emek, özgürlük, demokrasi, paylaşım gibi sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini öne çıkarmak Türkiye’de bir özenti olmaktan öteye gidememiştir. Çünkü, Türkiye gelişmiş bir kapitalist – emperyalist ülke değildir. Sınıf çatışmaları yaşamamıştır. Bu öykünmeci görüş, bugün de Kemalist mirası sosyal demokrasi içinde yaşatmaya çalıştığını iddia ederek, aslında Kemalist devrimin göz ardı edilmesinde etkin rol oynamaktadır.
Bu durumda sosyal demokrat olduğunu söyleyenlerin aynı zamanda da Atatürkçü olduklarını iddia etmeleri büyük bir çelişkidir.
4- Kemalizm’i bir Osmanlı modernleşmesi olarak yorumlamak:
Bu görüşte olanlar Kemalist kadronun Osmanlının son döneminde yetiştiğini, aslında birer Osmanlı olduklarını, tarihsel sürecin bir bütün olarak geliştiğini- devrimi kabul etmeyerek- , Kemalist atılımların 19. yüzyılda başlatılan reformların devamı olduğunu iddia ederler. Bunlar Osmanlıcı, liberal ve dinsel oluşumlardır. M. kemal’i 1923’e kadar benimser ve 1923-1938 arasındaki Atatürk’e karşıdırlar. Kemalist devrime karşıdırlar. M. Kemal’e saygılıymış gibi davranırlar. 1923’te M. Kemal’den ayrılan ve bugüne kadarki sağ iktidarları oluşturan ana fikrin kaynağı bu görüştür.
5- Irkçı, turancı ve şoven Görüşleri Kemalizm’le örtüştürmek :
Özellikle dil ve tarih çalışmaları sırasında ulusal bilinci yükselterek kaynaşmış bir ulus yaratmak amacıyla - çünkü Türk ulusu kendi tarihsel ve kültürel varlığının farkında ve bilincinde değildi-Atatürk’ün Türk ulusu için söylediği övücü ifadeleri ve gösterdiği bazı erekleri kendi amaçları için kullanan siyaset erbabı – ki bu da bir Atatürk sömürüsüdür- bunalım yıllarında dış desteği de yanlarına alarak güçlendi.
Kendini “Atatürkçü” olarak da tanıtan bu kesim altı ok’u dokuz ışığa çevirirken, Kemalist ilkeleri ve Kemalizm’i bütünleyen öteki ilkesel görüşleri göz ardı edebilmiştir. Ve Atatürk’ün önüne Atsız gibi öğretmenlikten öte özelliği olmayan insanların görüşlerini koyabilmiştir. Bugün de ne Türk devrimini ne de dünyayı algılamaktan uzak genç insanlar böyle bir çizgiyi savunabilmektedirler.
Bu devrim sapmalarının Kemalizm’le hiçbir ilgisi yoktur.
Tam bir kafa karışıklığı olan Türk-İslâm sentezi fikri bugün de terkedilmiş değildir.Üstelik on yıllarca egemen olmuştur. Özal döneminin en büyük destekçileridir. Ayrıca “milli görüş (!)” çizgisinden gelen bugünkü “ılımlı dinci” iktidara, önceki on yıllarda din ve siyaseti birbirine karıştırarak – istemeden de olsa- taban yaratmışlardır.
Oysa Kemalist ulusalcılıkta din ulus’un yardımcı bir unsurudur. Belirleyici unsur değildir. “Yüzyıllardan beri süregelen kötülüklerin din perdesi arkasına saklananlar” tarafından tezgahlandığını, bizzat Atatürk sürekli olarak vurgulamıştır. İnanca değil, inancın devlet işlerine müdahalesine olanak vermeyen laikliğin cumhuriyetin temel bir ilkesi olarak yerleştirildiği unutulmamalıdır.
Kemalist Ulusçuluk kavramındaırkçılığa ve soy bağlarına yer yoktur. “Türkiye cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir “ sözü bunun en güzel ifadesidir…
Türk kökenli halklarla kültürel ilişkilerin canlı tutulması önerisine gelince, bunun doğal bir dilek olduğu kabul edilmelidir.
Kemalist ulusçuluk, yalnız dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Türk kökenli halklarla değil, bütün uluslarla barışçı, eşit, kardeşçe ve hakça ilişkiler sürdürülmesini gerektirir. Bu bağlamda orta Asya’da kalan soydaşlarımızla kurulması istenen ilişkilerin ırkçı ve şoven olduğunu öne sürmek, yayılmacı emellere Atatürkçülüğü alet etmek yanlış olacaktır…
Bin yıl önce Anadolu’ya yerleşmiş Türk boylarıyla ortaya çıkan yeni Türk ulusunun geçmişi ve geleceğiyle bu yurdun öz sahibi olduğunun, sırf soya dayanan ırkçı-şoven ve yayılmacı olmayan bir ulusçuluk olduğunun herkes tarafından anlaşılması gerekmektedir..
Zaten orta Asya’da geçmişte var olmuşTürk devletlerinde de ailenin egemenliğinden başka bir bir unsur dikkate alınmamıştır. Modern çağda bunu ne kadar zorlasak da hem koşullar, hem de geleneksel Türk devlet anlayışımız ırkçı bir düşünceyi kabul etmemektedir.
Kemalist ulusalcılık ırka ve dine dayanmayan dünyanın en çağcıl ulusalcılığıdır.
Bu çerçeve içinde ırkçı ve dincilerin milliyetçilik söylemleri ne dünyanın ulaştığı aşamayla ne de Kemalist anlayışla örtüşmez.
Türk milliyetçiliği söylemiyle Atatürk ulusçuluğunu reddederek ıkçı- şoven ve yayılmacı görüşlerine Atatürk’ü de dahil etmeye çalışanların Türk devrimini benimsedikleri ve Kemalist (Atatürkçü) oldukları savı havada kalmaktadır…
6- Devrim sürecini, zamanı, ortam ve koşulları bir bütün olarak görmemek:
Kemalizm karşıtlarının karalama, saldırma ve saptırma yöntemleri çoktur. Özellikle demagoji,polemik ve takiyyeyi sıkça kullanırlar. Örneğin; M. Kemal’i demokrasiyi getirmedi diye eleştirirler. Ya da, halkı kurtuluş savaşına yöneltirken kullandığı dini söylemlerini, saltanat ve hilafete ilişkin görüşlerini hep geçerliymiş gibi yineleyebilirler.
Mustafa Kemal’e başvurmak en önemli kaynaktır. O’nun süreç içinde söylem, eylem, fikir ve uygulamada ortaya koyduğu yöntemleri, ileriye yönelik amaç ve çabalarını doğru yorumlamak öncelikle devrim tarihimizin iyi öğrenilmesine bağlıdır. Devrim süreci bir bütündür. Ve bugün de bittiği söylenemez. Kemalizm ya geleceğimizde de bizi aydınlatacak, ya da tamamen ortadan kaldırılacak ve bir tarihsel anı olarak anımsanacaktır.
Bu yüzden Atatürk şöyle diyor, böyle yaptı, şeklinde örnekler verilerek yapılan sığ değerlendirmeler genellikle yanlış olmaktadır. Mustafa Kemal’in eylem ve söylemleri yirmi yıllık devrim sürecinin aşamalarına bağlı olarak hep daha ileri amaçlara yönelmiştir. Dünyadaki bütün devrimler süreç içerisinde değişiklikler gösterir, gelişir… Hiçbir devrim başta duyurulduğu şekliyle bitirilmemiştir.
7- Devrimcilik ilkesinin Görülmeyen Ayağı:
Devrimcilik ilkesininiki ayağı devrimi korumak ve sağlamlaştırmaktır. Üçüncü ayağı da çağa, ortam ve koşullara uyum sağlanıp geliştirilmesidir.
Şu sözleri bir düşünelim:
"Devrimler başlar, ama devrimin bitişi diye bir şey yoktur. Başlamak ve bitmemek gerek doğada, gerek toplumda devrimin, evrimle benzer olan ortak yasasıdır."
“Ben size donmuş ve kalıplaşmış hiçbir kural bırakmıyorum…. Benim mirasım akıl ve bilimdir.”
“Kemalizm 1930’larda kalmıştır… İçe kapalıdır.. demokratik değildir..” şeklindeki neo liberal, küresel işbirlikçi çevrelerden gelen saldırıların ne kadar kasıtlı olduğu ortadadır.
Öte yandan aynı çevreler AB’ye, küreselleşmeye, bağımsızlığın yitirilmesine karşı çıkanlara Atatürk’ü örnek gösterme gibi bir tutarsızlık içindedirler. Oysa Atatürk, ulusal bağımsızlığı ve ulusal egemenliği Türkiye cumhuriyetinin iki temel taşı olarak koymuştur. Bunlardan vazgeçmek Kemalist devleti yıkmak demektir…
6 tanesi anayasaya geçtiği için bilinen toplam yirmi kadar ilke Kemalizm’in esaslarını oluşturur. Bunları her zaman bir bütün olarak görmek, birini yaparken diğerini yıkmamak gerekir.
Kemalizm, ilkelere bağlı olarak çağa, ortam ve koşullara göre yorumlanmalıdır. Kemalist devrimcilikbunu gerekli kılmaktadır.
Bu yönde çaba harcayan kişi ve gruplar bulunmaktadır. Soyut ve kalıplaşmış sözler yerine projeler üretilmeye çalışılmaktadır. Ancak, egemen medya ortamı bu sesleri duymak bile istememektedir. Bu çalışmaların sahipleri, kendilerine “Kemalist “ diyen bazı gruplar tarafından da “layt Atatürkçü, mason, revizyonist vb... “iltifatlara boğulmaktadırlar!...
Demek ki Kemalizm’i ve Kemalist dönemi kavramak, sürekli yinelemek yetmemektedir.
Bu yinelemeler ufku açmak yerine 1980 cunta başının yaptığı gibi bıkkınlık ve soğukluk yaratmaktadır…
Bunun yerine Kemalizm’i özüne bağlı kalarak yorumlamak ve projeler üretmek yapılacak en doğru iştir.
8- Kemalizm Bir İdeoloji değildir yanılgısı .
Atatürk ve Türk devrimini mollalar gibi “yüzünden okumuş” ve ezberlemiş, tarih ve Atatürkçülük kitapları yazmış kimi profesörler de Kemalizm’i “döneme ait pratik ve pragmatik uygulamalar, çözümler..” olarak tanımlamaktadırlar.
1950’li yıllarda başlayan ve sadece Mustafa Kemal’in kişisel özelliklerine indirgenmiş bir Atatürkçülük anlayışı bugün de vardır. Bu profesörlerin siyasi iktidarların bakış açılarına göre yazdıkları kitaplarında Atatürk övülmüş ve Atatürkçülük basitleştirilmiştir. Yetişen kuşaklar da bundan olumsuz etkilenmişler, Kemalizm’in büyüklüğünü kavrayamamışlardır. Bu yüzden, kendi topraklarımızdan fışkırıp dünyayı etkileyen büyük bir ideolojiyi kendimiz önemsiz görme aymazlığı içindeyiz. “Atatürk batıyı göstermiştir, çağdaş uygarlık Avrupa’dır “ şeklindeki demagojiler ve siyasi partilerin AB hayranlıkları Kemalizm’i kavrayamamış olmanın, basitleştirmenin sonuçlarıdır…
9- Kadrove Yön Hareketlerini Doğru Yorumlamak :
1930’lu yıllarda kadro dergisi, 1961’de yayına başlayan YÖN ve sonraki yıllarda TÜRK SOLU dergisi ve DEVRİM gazeteleriyle sürdürülen Kemalizm yorumları Kemalistler için çok önemli kaynaklardır.
Ancak bu hareketleri birbirlerinden ayıran özellikler unutulmamalıdır.
Kadro dergisi (1932-1934) Mustafa Kemal’in denetiminde iki buçuk yıl boyunca Kemalizm’i kuramlaştırmaya çalıştı. İdeolojiyi çerçeveledi. 1930’lu yılların koşulları içinde amaca ulaştı.Siyasal ortamın gerilmesi üzerine Mustafa Kemal tarafından uyarıldı ve kapatıldı.
1961-1971 arasında Doğan Avcıoğlu’nun yönetimindeki Yön, Türk Solu ve Devrim’le Kemalizm’e yeni bir yorum getirildi.Bu yorumun en özgün ve en kısa tanımı da Avcıoğlu tarafından yapıldı:
“… Mustafa kemal’in başlattığı ulusal kurtuluş devrimi yarı yolda bıraktırılmış ve yolundan saptırılmıştır. Söz konusu olan Atatürk’ün başlattığı ulusal kurtuluş devrimini günümüz koşullarında bütün sonuçlarıyla gerçekleştirmektir.( D. Avcıoğlu, devrim üzerine,sf, 10, şubat 1971 )
Bağımsızlık ve ekonomik kalkınma öncelik taşımaktadır. Bunun için, “.. kaynakların ekonomik kalkınma yönünden en rasyonel biçimde dağılması ve kullanılması…” zorunludur. (age,sf, 72 )
Toplumsal devletçilik zorunludur… Toprak reformu zorunludur. Ağır sanayi, savunma ve stratejik alanlarda özel sektör olamaz.
Yön hareketinin devrim anlayışına göre çağımızda iki tip devrim vardır:Ulusal kurtuluş devrimleri ve sosyalist devrimler… Türkiye Atatürk’ün ulusal kurtuluş devrimi aşamasını tamamlayamamıştır…
Kısaca, Türkiye’nin bağımsız ve gelişmiş, bir ülke olabilmesi için Ulusal Demokratik Devrimini (Kemalist devrimi ) gerçekleştirmekten başka seçenek yoktur.
Yön hareketinde bir sosyalist devrim amaçlanmamaktadır… Sınıf mücadelesi yoluyla devrim savunulmamaktadır. Bu yüzden dönemin sosyalist akımlarından ayrılmıştır.
Günümüzde Kadro ve yön geleneğinden geldiklerini ve Kemalist olduklarını söyleyen gruplar sol ve sosyalist terminoloji ve jargonları sıkça vurgulamaktadırlar. Bu düşündürücü bir durumdur. Kemalizm’i yorumlarken benliğimizden çıkan bu ideolojiyi sanki dünya sol hareketinin bir uzantısıymış gibi görmek hatalı değil midir? Kemalizm’in özgünlüğünü, öncülüğünü, Asya tipi, geri bir üretim toplumundan çıkan özel bir devrim olduğunu anlatarak, yine bize özgü koşullarda geliştirilmesi gerektiğini vurgulamak yerine dünyadaki diğer kurtuluş hareketlerinin bir parçası gibi algılamayı ve anlatmayı uygun görüyorlar? Bu yüzden de sol ve sosyalist söylemler kullanıyorlar. Ulusalcılık anlayışı olarak Atatürkçülükte yeri olmayan şoven ve ırkçı tutumlara giriyorlar...Mustafa kemal’in sarıldığı “ezen uluslar- ezilen uluslar” karşıtlığına gereken ağırlığı vermiyorlar.
Oysa günümüzdeki bütün bunalımlar emek-sermaye çelişkisinden, emekçilerin patronlarla savaşımından değil, emperyalizmin ülkeleri ve ulusları hedef almasından doğmaktadır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, Kemalizm’e getirilecek her yeni yorum Kemalizm’in temel ilkelerine uygun olmalıdır.İdeolojinin ana ilkelerinden bir kısmını göz ardı eden bir Atatürkçülük tanımı yapılamaz...
SONUÇ:
Bu yazıda Kemalizm konusundaki yalan, yanlış ve saptırmaların ancak bir bölümünü ele alındı. Kuşkusuz daha birçok yalanlar, yanlışlar ve saptırmalarla bugünlere geldik. Türkiye’nin şu anda içinde bulunduğu ortam ve koşullar Kemalizm’i bütünüyle yok etmekisteyen güçlere yaramaktadır. Bunu yapmak için bütün güçlerini kullanacaklarından kuşku duyulamaz.
Bu durumda Kemalist kesimleri bekleyen ivedi görev; aralarındaki uzlaşmazlıkları bir yana bırakarak içtenlikli bir birliktelik yaratmak ve karşıdevrime bir cephe açmak olmalıdır.
Sen-ben kavgasına, dedikodu şeklinde sürdürülen anlaşmazlıklara, suçlamalara, karalamalara bir son vermenin zamanıdır.
Kendine Atatürkçü diyen hiçbir kişi ya da grup bu görevden kaçamaz.
Bugün sizlere Türkiye’de ifade özgürlüğün olup olmadığını, sözde o medeniyet projesi olan Avrupa Birliği Devleti’nin ne kadar medeni olduğunu ve ifade özgürlüğünün ne kadar bulunduğunu, Türkiye’deki AB yalakacılarının ve sözde Türklerin barbar ve yasakçı bir zihniyet taşıdıkları için eleştiren, Avrupa’daki insanların ise aşırı gelişmiş sanki birer uygarlık abidesi olduğunu sanan sözde aydınların uygulamalarını ve faaliyetlerini incelemeye çalışacağım…
Orhan Pamuk’un söyledikleri,
Roman yazdığı ve edebiyatçı olduğu söylenen Orhan Pamuk, İsviçre’nin Tagesanzeiger’le yaptığı bir konuşmada, Türkiye’de 1915-1917’de Ermenilere yönelik etnik temizlik yapıldığından ve 1984 yılından bu yana da Kürtlere kötü davranıldığından söz ederek şöyle dedi:
“Bu topraklarda 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü ve benden başka hiç kimse bunu söylemeye cesaret edemiyor. O halde ben yapıyorum ve bu yüzden benden nefret ediyorlar.”
Bu konuşmada Orhan Pamuk Avrupa’yı “düşünce özgürlüğü ve demokrasisi” için övüyor ama Avrupalı gazetecinin sorularına sinirleniyor ve onu da Avrupalı saymıyor!..
“Sizi kutlarım!.. Bu söyleşide, kendimi Avrupalı değil de, bir Türk gazetecinin karşısına oturuyorum gibi hissettim.”
İsviçreli gazeteci “kendisinin Türk’e benzemediğini” söyleyince, Pamuk “Hayır ama, bu ülkede 2-3 yıl önce hortlayan milliyetçiler gibi konuşuyorsunuz…” diyor! Yani ona göre ülkeyi sevmek ölmüş bir duygu! “Milliyetçilik” ilkesi sanki Atamızın bize mirası değil, üç beş yıllık bir fikir!
En yukarıdaki sözü içinde (sözde soykırım hakkındaki sözleri) Avrupalı gazetecinin sağduyulu,
“Ama siz hala konuşuyorsunuz. İlle de başınızı derde mi sokmak istiyorsunuz?” sorusu üzerine, Orhan Pamuk “Evet…” diyor!
Başını derde sokmaya meraklı olan Orhan Pamuk’un bu sözleri Aktüel dergisinde yayımlanınca, hakkında, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 310-1 maddesi uyarınca 1 yıla kadar hapis istemiyle, 30 Haziran 2005 tarihinde dava açıldı. Böylece Pamuk istediğini gerçekleştirmiş oldu..
Yalan aynı yalan sayılar şişirme!
“Beyoğlu’nda 2 Kasım 1918’de Rumlar şenlikler yapar, Türkler elemden ağlarken Patrikhane’de mühim bir toplantı olmuştur. Burada alınan kararlara uygun olarak Aydın mebusu Emanuelis, İzmir mebusu Mimaroğlu ve Çatalca mebusu Dimitriyadis ertesi gün, üyesi bulundukları Osmanlı Devleti’nin Parlamentosu’nda, Damat Ferit’in önce temas ettiği, azınlıkların katliamı konusunu bir takrirle getirmişler, suçluların cezalandırılmasını istemişlerdir. Türkler’in bir milyon Ermeni’yi imha ettiklerini, “40 asırdan beri memleketin medeniyet unsuru” olduğunu söyledikleri Rumlar’dan 500 bininin imha, sürgün ve emlakinin de müsadere olunduğunu iddia etmişlerdir.” (16 Mayıs 1919, İstiklal Harbi Gazetesi)
Sözde soykırım şimdi de Kürtlere yapılmış… Heyhat!
Hrant Dink’in Söyledikleri,
Türkçe ve Ermenice yayımlanan Agos Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, Yahudi Soykırımı ile sözde Ermeni soykırımını arasında benzerlik olduğunu belirttiği “Ermeni Kimliği Üzerine” başlıklı yazı dizisinde, 13.02.2004 tarihinde şunları yazdı:
“Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur.” “Ermeni kimliğinin bugünkü yapısını şekillendiren ve Ermeni kimliğinde bir tür kansorejen tümör işlevi gören asıl etken “Türk” olgusudur.”
Bu ifadeler nedeniyle Hrant Dink hakkında, eski Türk Ceza Kanunu’nun 159. maddesi, Yeni Türk Ceza Kanunu’nun 301. Maddesi uyarınca, “Türklüğü alenen aşağılama” suçundan dava açıldı. Yargılama yapıldı ve Hrant Dink 6 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ceza ertelendi…
Elif Şafak’ın söyledikleri,
“Baba ve Piç” adlı romanı okudunuz mu? Aylarca liste başı kaldı bu kitap… Hangi gazetenin kitap ekine baksam liste başı… Bu kadar gaz verilir mi birine? Veriliyor işte! Bu kitapta Türkleri “soykırımcı kasap” olarak gösteriyor yazar Elif Şafak:
Bu cümleden dolayı Elif Şafak’a 301. maddeden yargılandı ve suçsuz bulundu! Nasıl mı?
“Roman karakteri bunu söylüyor, ben değil” diyerek…
Gazi Üniversitesi’nden Prof. Dr.(!) Atilla Yayla’nın söyledikleri,
“Amerika’nın Kurduğu Parti”nin bir gençlik kolu etkinliğinde konuşan Atilla Yayla:
“Kemalizm gericiliğe karşılık gelir.” Dedi…
Bir sürü tartışma çıktı, yaygara kopartıldı.. Peki sonuçta ne oldu? Hiç… Atilla Yayla hala Gazi Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır, ve profesör ünvanı yerli yerinde…
AKP’li Belediye Başkanı Cuma Bozgeyik’in söyledikleri,
Selanik’teki Atatürk’ün doğduğu evi ziyaretten dönerken, otobüste Atatürk ile alay ve hatta hakaret eden bu AKP’li zat ne oldu?
Cuma Bozgeyik’in anlattığı bu fıkrayı buraya alamam. Çünkü bu yayın ilkem ile bağdaşmaz! Kalleşler kalleşlik yaptıkları yerde kalacaklar!
Ertuğrul Özkök’ün söyledikleri,
Hürriyet Gazetesi yazarı Ertuğrul Özkök, sanırım Türk Milleti’nin kutsal saydığı üç şeyi bilmiyor olsa gerek ki, “Üç Güzel Bayrak ve Milli Marş” adlı 8 Mart 2006 tarihinde bir yazı yazdı:
“Türkiye’de milli marşın okullarda zorunlu olarak öğretilmesini gerektiren bir kanun var mı? Dün bu konuyu araştırdım ve olmadığını öğrendim.”
Özkök! Kanun olmasına gerek var mı? Bu Millet’in başından geçen olayları anlatan en güzel yapıttır “İstiklal Marşı”mız ve her Türk evladının öğrenmesi gereken bir eserdir.
Bir Milleti Millet yapan en önemli üç şey:
• Vatan’dır • Bayrak’tır • Milli Marş’tır
Ayrıca Milli Marş’ımız, Anayasamızın daha 3. maddesinde güvence altına alınmıştır. Siz herhalde yasaları sondan okumaya başladınız…
Yaşar Kemal’in söyledikleri,
Yaşar Kemal, pek çok defa Nobel Ödülü’ne aday gösterildi… Ama söyledikleri Orhan Pamuk kadar etkili olamamış ki Orhan Pamuk ödül alırken Yaşar Kemal de hava gazı almıştır…
13 Ocak 2007’de “Gerillanın adını terörist koyduk!” diyerek PKK’yı açıkça savunan Yaşar Kemal, Türk Ceza Kanunu’na göre, ”terör ve teröristi alenen övme” kapsamında yargılanmadı… Ama söyledikleri bununla kalmadı:
“Gerillanın adını terörist koyduk. Bundan da bir umut bekledik. Sözcükler her zaman, her koşulda değişebilir ve bir gün işe yaramaz olur.(..) Kendi halkıyla savaşan bir ülke olduk.(..) Ey milliyetçi ırkçılarımız, dünyada bir tane dostumuz varsa, o da Irak Kürtleridir.(..) Bir insana, bir halka ne yaparsanız yapın, ama onuruyla oynamayın. Bu benim gençliğimden bu yana dilimde pelesenk ettiğim bir sözümdür. Bizim yöneticiler bunun tersini yaptılar. Halka etmediklerini bırakmadılar. Yüreğim yanıyor bunları söylerken, ben bir yazarıyım çünkü bu halkın.” (Gerillanın Adını Terörist Koyduk, Hürriyet Gazetesi, 14 Ocak 2007 s.1 ve 22)
Başkent Ankara’da Nadire İçkale’nin İçkale Oteli’nde yapılan ve DTP (Demokratik Toplum Partisi), İHD ( İnsan Hakları Derniği), ve Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir’in ön plana çıktığı “Türkiye Barışını Arıyor” adlı toplantıya, Türkiye Cumhuriyeti Yargıtay’ına bir dönem başkanlık yapmış olan Sami Selçuk da katıldı ve konuşmaları dinledi!
Yaşar Kemal bu toplantı da böyle konuştu:
“Binlerce çiçekli bu bahçeden bir çiçeği kopararsanız bir kokudan, bir renkten mahrum kalırsınız” dedi.
Leyla Zana’nın söyledikleri,
1991 seçimleri sonrası 6 Kasım Çarşamba günü TBMM’de milletvekili yemin töreni yapılıyor… Koalisyon ortağı SHP listesinden milletvekili seçilen eski HEP (-Halkın Emekçi Partisi- tescilli hainlerin örgütü PKK’nın siyasi organı olarak çalışıyordu, 1990 yılında SHP’den ayrılan 10 milletvekili tarafından Fehmi Işıklar başkanlığında kuruldu; Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma tehlikesine karşı 1991’de adını DEP –Demokratik Halk Partisi- olarak değiştirdi) milletvekilleri “Kürtçe yemin” ediyordu…
TBMM’ye gelen Leyla Zana, Hatip Dicle ve beş arkadaşı, PKK’yı simgeleyen renklerden oluşan yaka mendilleri, saç bandı ve PKK rozetleri taşıyorlardı!…( Erkek milletvekillerinin ceketlerinin mendil ceplerinde PKK bayrağının rengini taşıyan sarı-yeşil-kırmızı renklerden oluşan mendiller, yakalarında ise PKK rozetleri, Leyla Zana’nın başında da aynı renklerden örülmüş bir bant ve yakasında da iğnelenmiş bir mendil bulunuyordu. Hatta Diyarbakır SHP milletvekili ve Divan üyesi Sedat Yurttaş yakasında da PKK rozeti vardı.)
Leyla Zana Genel Kurul’da İstiklal Marşı okunduktan sonra, salona girdi. Ayrıca Aykut Edibali, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan da İstiklal Marşı okunduktan sonra Genel Kurul salonuna girdiler… Leyla Zana’ya yemin sırası geldiğinde, önce Hatip Dicle kürsüye çıktı ve aynen şunları söyledi:
“Biz ve arkadaşlarım bu metni, Anayasa baskısı altında okuyoruz!”
Bu sözlere SHP ve özellikle ANAP sıralarından hiçbir tepki gelmedi. DYP milletvekilleri ise masalara vurularak, sürekli olarak protesto ettiler. Hatip Dicle’yi konuşturmadılar.
Hatip Dicle, milletvekili yemin metnini iki kez okudu ve her defasında “Anayasamıza aykırı olarak” eklemeler yaptı ve yemini geçersiz sayıldı. Saat 18:14 sıralarında kürsüye gelen Leyla Zana ise “Kürtçe yemin etti ve sonunda Kürtçe slogan attı!..”
Leyla Zana’nın Kürtçe ne dediğini kimse anlamadı. Katipler de Kürtçe bilmediği için zabıtlara
“Leyla Zana anlaşılmayan bir dilde bazı kelimeler kullandı!” diye geçirdi…
Tüm bunların yaşanmasının nedeni, yani bu PKK’lı teröristlerin Türk Ulusu’nun Meclisi’ne girmelerinin sebebi, SHP’nin HEP’lilerle koalisyona gitmeleridir. SHP’nin başında oturan İsmet Paşa’nın oğlu Erdal İnönü her ne pahasına olursa olsun meclise girmek istiyordu… Sonunda bu amacına ulaştı. Bu nedenle parti içindeki liderlik yarışında muhalifi Deniz Baykal’a karşı Ocak’ta toplanacak Olağanüstü Kongre’de bir tek oya bile ihtiyacı vardı. İnönü, oy kaybına uğramamak için HEP’liler ne yaparsa yapsın onlara şirin gözükmek istiyordu… Yani oy karşılığı ülkenin bütünlüğüne resmen kastediyordu!
Leyla Zana bilindiği gibi “Bölücü terör örgütüne üye olmak ve devletin bölünmez bütünlüğünü bozmak” suçundan mahkum olmuştu…
Ama daha önce Cumhurbaşkanı Özal’ın geleneksel yılbaşı resepsiyonlarının birincisi 8 Ocak 1992 Çarşamba akşamı Çankaya Köşkü’nde verdiği yemeğe katıldılar…
Yani dağdaki haydut, eli kanlı teröristler meclise girmekle kalmadı, Atamızın ikamet ettiği köşke, Çankaya’ya da adım attılar!!!
Hatip Dicle’nin söyledikleri,
SHP’nin milletvekili Hatip Dicle, “Türkiye’yi böleceklerini” ve “bağımsız bir Kürt Devleti kuracaklarını” yurt dışında açıkları.
Dicle, Belçika’da yayınlanan Le Libre Belgigue Gazetesi’ne verdiği demeçte,
“1923’ten bu yana ulusal Kurtuluş Savaşı verdiklerini, Lozan Antlaşması’nın Kürdistan’ı böldüğünü, bir Kürt Kürdistan’ı olmadığını” söyledi…
Ayrıca;
“Türkiye’ye NATO silahı vermeyin. Türkiye NATO silahını Kürtlere karşı kullanıyor. Bu silahları Türkiye’ye vermemek lazım. Silahı sevmeyiz ama kendimizi savunmak için bizim silahlanmamız lazım. Barış ve siyasi çözümden yanayız. Türkiye’nin gelip bizimle konuşması lazım. Ben ve 21 Kürt arkadaşım, her an ölüm cezasına çarptırılabiliriz. Türkiye Parlamentosu’ndayız ama parlamentoda demokratik tartışma ortamı yoktur. Alernatif yok. Silahlı gerillayı desteklemek zorundayız.”
Değerli arkadaşlar,
Bunca konuşmayı bir araya derledim… Görüyorsunuz! Öylesine bir demokrasi ve ifade özgürlüğü var ki ülkemizde, herkes konuşuyor… Ama konuştuklarının cezasını çekmeye gelince nedense hep Avrupalı medeni(!) ağabeylerine sığınıyorlar, gözyaşı döküyorlar… Ceza alıyorlar AB affedin diyor…
Teröristler Türkiye Meclisi’ne giriyor, çıkar uğruna… Ne olmuş güzelim Vatanıma? Ne yapmışlar? Bunlar gizli kapaklı olan olaylar değildir. Bunlar alenen olmuş, yaşanmış olaylardır… İşte buraya da bunları yazıyoruz ki Türk Milleti’ni hala aptal olarak görenler utansın, Millet’i cahil görenler utansın!
Biz Türkler her devirde uygarlığa örnek olmuş bir milletiz! Dünya bizimle medeniyete ve kültüre ulaşmış! Ancak kendilerini çok ileri sayan Avrupalılar bizzat teröre destek vermişler, terör yaratmışlar, sırf para, güç uğruna dünyadaki tüm insanlığı kirli oyunlarına alet etmişlerdir! Bunun acı bilançosu ise iki Dünya savaşı ile özetlenebilir:
Dünya Savaşı; Batılı devletlerin çıkardığı bu savaşın sonucunda 50 milyon kişi ölmüştür…
Dünya Savaşı; Yine Batılı (sözde medeniyet abideleri) devletlerin çıkardığı bu savaşın bilançosu ise 30 milyon kişidir…
Evet neyse yine dönelim konumuza… Ülkemiz tam bir haklar ve özgürlükler cenneti! Diğer Avrupalı Devletlerin yasalarını inceledikten sonra hayretler içinde kalmamak mümkün değil! Bizim sözde aydınlarda yukarıda saydığım kişilerin ceza almasından pek bir muzdarip! Neymiş efendim! Tam özgürlükmüş… Neymiş efendim sınırsız ifade özgürlüğüymüş… Yahu siz hiç sınırsız özgürlük diye bir şey gördünüz mü ki? Bize ilkokuldan beri kişi hak ve özgürlüklerimizin, bir başkasının hak ve özgürlüklerinin başladığı yerde bittiği öğretilmedi mi? Siz hangi sınırsızlıktan bahsediyorsunuz?
Atatürk’e, O eşsiz kumandanın eserlerine sövmek mi ifade özgürlüğü?
Türk’e, Türklüğe sövmek mi ifade özgürlüğü?
Türkiye’ye, Devlet’in bölünmez bütünlüğüne, Ulusal Egemenliğe karşı çıkmak mı ifade özgürlüğü?
Şehitlerimize, gazilerimize sövmek mi ifade özgürlüğü?
Gece biz rahat rahat ”yan gelip yatalım” diye nöbet tutan askere, orduya, kumandanlara sövüp, teröristleri övmek mi ifade özgürlüğü?
Terörist başlarına, bölücülere, vatan hainlerine, hükümet şakşakçılarına, Yahudi uşaklarına, ABD hayranlarına, ABperestlere ödüller vermek, veren elleri alkışlamak mı ifade özgürlüğü?
Kahrolsun böyle ifade özgürlüğü… Olmaz olsun!
O sizin çok övdüğünüz Avrupa Birliği Devletlerinin yasalarına bir bakalım şimdi, nedir bu ifade özgürlüğü hangi ülkede ne kadar var?
Fransa
Avrupa Birliği Kurucu Üyesi,
Fransız yasaları;
Dinci ve ırkçı nefreti ifade eden yazı yazılmasını yada halka bu yönde konuşulmasını yasaklamıştır.
Nazi Almanya’sında Yahudi soykırımı (Holocaust) yağıldığını inkar etmeyi yasaklamıştır.
Türkiye’nin Ermeni Soykırımı yapmadığını söylemek yasaklanmıştır.
Kişilere cinsel tercihleri nedeniyle nefret içeren söz söyleme ve yazı yazma yada şiddet uygulama, hapisle cezalandırılacak bir suçtur.
Hükümet, yayın ruhsatı bulunan radyo ve televizyon kanallarına bile kısıtlama getirme hakkına sahiptir.
Devletin resmi belgelerinde ve yayınlarında, Fransızca’nın dışında bir dile ait kelimelerin kullanılması yasaktır. Ayrıca, ticari söylemlerde, yani reklamlarda da Fransızca dili dışında bir dilin kullanılması yasaktır. (Ama nedense bize gelince diğer dillerde eğitim hakkı, bilmem ne hakkıyla Türkçe yok edilmeye çalışılıyor! Devletin bakanlıkları bile İngilizce yayın yapıyor, rapor hazırlıyor. Size ilginç bir anekdot daha: Diyarbakır Belediyesi’nin Internet sayfası Türkçe, İngilizce ve Kürtçe…)
Almanya
Almanya AB üyesidir.
Alman Anayasasında;
Kişisel hakaretler ve nefret söylemleri (Volksverhetzung) yasaktır.
Neo-Nazi propaganda ve Gamalı-Haç gibi Nazi sembollerinin kullanılması yasaktır.
Polonya
Polonya AB üyesidir.
Katolik Kilise’sinin dinsel görüş duygularına hakaretin cezası ya hapse çarptırılmak yada en az bir gün gözaltında tutulmaktır.
İrlanda
İrlanda da AB üyesidir.
İfade özgürlüğü, kamu düzenini ya da kamunun ahlakını bozacak ya da Devletin otoritesini sarsacak biçimde kullanılımaz.
İşte o sizin hayran olduğunuz uygar(!) devletler ve yasalarındaki “ifade özgürlüğü”…
Bizim bu yukarıda saydığımız kişilerin, Orhan Pamuk, Hrant Dink, ve Leyla Zana, ortak bir yönü var…
Ne olduğunu merak ediyor musunuz?
Orhan Pamuk, yukarıda belirttiğimiz sözlerinden sonra “Nobel Ödülü” aldı… Hrant Dink, yukarıda belirttiğimiz sözlerinden sonra Norveç Edebiyat ve İfade Özgürlüğü Akademisi tarafından 13 Ekim 2006’da “ödüllendirildi.” Leyla Zana, Avrupa Parlamentosu’ndan “Sakharov Barış Ödülü” aldı. (Zana’ya ödül 1995’te verilmişti ama o yıllarda hapiste olduğu için ödülü 9 yıl sonra 2004’te aldı.
Yani Devletimizi bölmek parçalamak isteyenler ödüllendirildi! Kim tarafından?
AB… Yani Avrupa Birliği Devleti!
Türkiye, Avrupa Birliği’nin sanki daimi üyelik adayı… Sonu gelmez! Tam anlamıyla bitmeyen oyun!
Yukarıda belirttiğim kişiler Avrupa Birliği’nden ödül aldılar. Peki ya diğerleri?
Diğerleri de sıradalar… Merak etmeyin onlarda çalışmalarının karşılığını alır! Bol bol ödül var zaten hepsine yeter…
Birde sözde Ulusalcı ve Atatürkçü geçinen bazı Cumhuriyet gazetesi yazarlarına bikaç şey söylemek istiyorum…
Mesela Başta Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlhan Selçuk’a!
Orhan Pamuk’a ve Hrant Dink’e dava açıldığında, köşesinden;
“Pamuk’un ve Dink’in cezalandırılmalarına tümüyle karşıyız” (Bir Bardak Suda Fırtına.., İlhan Selçuk, Pencere, Cumhuriyet Gazetesi, 14.10.2005) diyen Selçuk…
Sonra yine bir Cumhuriyet Gazetesi yazarı Oral Çalışlar’a;
“Hrant’ın mahkum olan yazısında ne söyleyip ne söylemediğini tartışmayacağım. Sonuç olarak düşüncesini söylemişti. Bu düşünceler bir kısım insanın hoşuna gitmeyebilir.” … “Düşünce ülkemizde hala suç olmaya devam ediyor. Hala yazanlar, çizenler, konuşanlar, sırf düşündüklerini söyledikleri için yargılanmaya ve mahkum olmaya devam ediyor.” (Arkadaşım Hrant Dink, Cumhuriyet, 08.10.2005) diyerek nesnellikten çok öznel bir yaklaşımla “ifade özgürlüğünü kullanan Çalışlar..
“Hrant Dink’in 6 ay mahkumiyetine yol açan yazısını okumadım. Fakat Türklüğe hakaret ettiğini hiç sanmıyorum. … Orhan Pamuk’un o talihsiz beyanatı neden verdiğini anlayamadım. Zaten o zaman, bu konudaki “bilgi eksikliğini” vurgulamıştım. Ancak “Orhan Pamuk bazı şeyleri yanlış biliyor ve gereksiz konuşuyor.” Diyerek, Orhan Pamuk’u mahkum etmenin anlamı olduğunu da düşünmüyorum. Eğer bu ülkede düşünce özgürlüğü varsa insanların, doğru yada yanlış, her türlü düşüncelerini dile getirme özgürlüğü olduğunu düşünüyorum.” (Düşünce Özgürlüğü ve Hrant Dink” Arayış, Cumhuriyet, 11.10.2005) diyerek tam bir laf salatası yapmış olan ve söylediklerinden kendisi de bir şey anlamayan profesörümüz Ateş’e..
Cumhuriyet’in baş yazarı Ali Sirmen’e,
“Özgün görüşlerini savunan, gazeteci Hrant Dink 2005 yılında, Türklüğe hakaretten, 6 ay hapis cezasına çarptırıldı, cezası 6 ay ertelendi. Hrant Dink kendine özgün görüşlerin ve cesur tavırlarıyla, çok kişiye, hatta kimi zaman artık bir avuç kalmış Ermeni cemaatinin kimi üyelerine de aykırı bir insan. … Şahsen ben, “1.5 milyon Ermeni’yi kestik” diyen Orhan Pamuk’un bu sözlerinden çok, velev ki, belgesiz ve dayanıksız olsun, bu fikri açıkladığı için kovuşturulmasını toplum için tehlike olarak görüyorum.” (Atilla İlhan’dan Hrant Dink’e Türkiye, Cumhuriyet, 13.10.2005)
Yine bir Cumhuriyet yazarı Zeynep Oral’a,
“Lafı dolandırıp durmayayım: Hayır, asılacağından falan değil, sırf mahkum olduğu için günlerdir Hran dink ile atıyor kalbim. … Orhan Pamuk hakkında “Türklüğü alenen aşağılama” suçundan, üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı. Evet birileri Türkiye’yi ve Türklüğü fena halde alenen aşağılıyor… Ama kim? Dilerim şu günlerde Hrant Dink’le ve Orhan Pamuk’la karşılaşmam… Karşılaşmam ki, özgürlüğümden utanmayayım!” (Özgürlüğümden Utanmak, Esintiler, Cumhuriyet, 16.10.2005) diyen ama diğer arkadaşlarıyla nesnel bir inceleme yapmaktansa gene öznel ve duygusal bir açıklama yapmayı yeğleyen Oral’a..
Cumhuriyet gazetesi yazarı Vecdi Sayar’a,
“Önceki gün, bir grup arkadaş Hrant Dink’i ziyarete gittik, Agos Gazetesi’ne. Dostluğundan her zaman gurur duyduğum Ermeni bir yurttaş, seçkin bir aydının “Türklüğü aşağılamaktan” hüküm giymesine tepkisiz kalamazdık elbette. … Şimdi de, Orhan Pamuk benzer suçlamalarla karşı karşıya. Umarım, uluslar arası yazar örgütleri ve Avrupa Birliği’nin uyarıları etkili olur da benzer bir akıbetle karşılaşmaz Pamuk.” (Çok İşler Oldu İstanbul Şehrinde, Kedi Gözü, Cumhuriyet, 14.10.2005) diyerek Avrupa Birliği’nin zaten içişe olan ilişkilerimize daha da baskı yapmasını isteyen, tüm devletlerin yıkımlarında baş neden olan azınlıklar üzerinden siyaseti yeniden hortlatmaya çalışan şu cümlelerle Sayar’a…
Görüyorsunuz ya, profesörler bile bu ülkede okumuyorlar, okumadıkları yazı hakkında fikir beyan ediyorlar! Böyle olmamıştır da şöyle olmuştur… Yapmaz canım, yapmaz kesinlikle! Sanki çocuklarının kötü bir işe bulaşıp, sonra haber verildiğinde “hayır benim çocuğum öyle biri değil, yapmaz kesinlikle” diye kol kanat geren ebeveynler…
Ne günlere düştük?
Sizler bu ülkenin “aydın” kişilerisiniz… Oturmuşsunuz size verilen “ifade özgürlüğü” denilen şeylerden yararlanıyorsunuz. Hem de teröristlerin ve bölücülerin kullandığı “ifade özgürlüğünden”…
Yazın çizin bakalım belki size de bir “ödül” verirler…
Son yıllarda Türban ve AKP savunuculuğu konusunda kimseye sıra vermeyen Nazlı Ilıcak'ın çok özel görüntüleri
Nazlı Ilıcak denilince aklınıca ne geliyor bilmiyorum. benim aklıma Rahmetli eşi öldükten sonra şirazesinden çıkmış, yazarlık adı altında birilerine yardım ve yaltakçılık eden, Patrikhanenin Avukatı Kezban Hatemi ile çeşitli programlarda İslam'ın içinin boşaltılması ve özünden saptırılmasına neden olan programlar yapan ama "Özgürlükler bağlanımda başörtüsü" savunuculuğu yapan bir hatun kişi geliyor.
Yakın zamana kadar AKP ye verdiği desteğin aday adaylığından adaylığa dönüşümünü beklerken ilk kez doğru bir iş yapan tayyip erdoğan tarafından listeye konmayan bir politik kişi.
Adnan Menderes (1899–1961), 1950-1960 yılları arasında Türkiye Cumhuriyeti başbakanlığı görevinde bulunmuştur. 1899'da, Aydınlı zengin bir çiftçinin oğlu olarak doğdu. Büyük babası Hacı Ali Paşa Kırım Tatarlarından olup Eskişehir çevresinden Tire taraflarına göç etmiştir. İlkokuldan sonra, Kızılçulu Amerikan Koleji'nden mezun oldu. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden 1935 yılında mezun oldu. Kurtuluş Savaşı'nda savaştı İstiklal Madalyası aldı. Aydın'da, 1930'da, kısa süreli "Serbest Fırka"nın bir kolunu organize etti. Bu partinin kapatılmasından sonra Cumhuriyet Halk Partisi'ne (CHP) katıldı.(1931) 1945 yılında parti içi muhalefetten dolayı ihraç edildi. 7 Haziran 1946'da, Demokrat Parti'yi, yani Türkiye'deki ilk yasal muhalefet partisini kurdu. 1946 seçimlerinde Celal Bayar'dan sonra partideki ikinci önemli adam haline geldi. 14 Mayıs 1950 seçimlerinden sonra DP iktidara geldi, ve Menderes başbakan oldu. İlk çok partili seçim olan 21 Temmuz 1946 tarihindeki seçimlerin aksine, Menderes hükümeti "açık oy gizli tasnif" yöntemi ile değil, "gizli oy açık tasnif" ile seçilmiştir. 10 yıllık başbakanlık döneminde Türk iç ve dış politikasında büyük değişimler meydana geldi. Tarım makineleştirildi; Türkiye'nin devlet kapitalizminden liberalizme kaymasının başlangıcı da Adnan Menderes yönetiminde gerçekleşti. Aynı zamanda, bu dönemde Türkiye, Kore Savaşı'na Güney Kore'yi desteklemek için asker yolladı; böylece NATO'ya girişin temelleri atılmış oldu. Bu hareketle de Türkiye'nin, Soğuk Savaş'ta ABD ve NATO'nun yanında yer alma süreci başlamış oldu. Menderes, geleneksel oyları toplayabilmek için İslam'a daha toleranslı yaklaşır gözükerek aslında irticai kesimin gelişmesine ve güçlenmesine neden oldu. Daha fazla insan hakları ve demokrasi savıyla seçim propagandasını yürüten Menderes'in iktidara gelir gelmez yaptığı ilk değişikliklerin başında ezanın yeniden Arapça olarak okunmasını sağlamak oldu. Batı yanlısı olmakla beraber önceki başbakanlara göre müslüman ülkelerle daha yakın ilişkiler kuruyordu. Menderes, daha liberal bir ekonomi görüşüne sahipti; yani daha fazla özel girişime izin verdi. Liberal politikalar ve hızlı sanayileşme sonucu ülkede büyük değişiklikler meydana geldi. İstanbul başta olmak üzere pek çok büyük yerleşim merkezinde inşaat başta olmak üzere özel girişimcilere pek çok iş ihale edildi. Bunun sonucunda yeni iş alanları açıldı. İşçi açığını kapatmak için, köyden kente göçler teşvik edildi. Bu da şehirlerde aşırı nüfus artışına sebep oldu. Bu tür bir artışı kaldırmaya şehirlerin hazır olmaması sebebiyle, altyapı sorunları, gecekondular ve plansız kentleşme gibi günümüze kadar devam eden pek çok sorun ortaya çıktı. Haliç'in organize sanayi bölgesi ilan edilmesi gibi uygulamalar sonucunda çevre kirliliği ciddi boyutlara ulaştı. Aynı zamanda özel girişimciliği teşvik etmek üzere desteklediği "Her mahalleye bir milyoner" türü projeler sonucu toplumda gelir dağılımının adaletsizleşmesine ve devlet bütçesinin açık vermesine yol açtı. Genel olarak plansız bir ekonomik gelişimi savunarak bir ekonomi politikası geliştirmeyi şiddetle red etmiş ve bu plansızlık ülkeyi 1954 yılından sonra kendini yüksek enflasyon ve karaborsa olarak gösteren ciddi bir ekonomik darboğaza sürüklemiştir. Bu gelişmeler üzerine entellektüel kesim ve solcular başta olmak üzere pek çok kesimin tepkisini çekmeye başladı. CHP başta olmak üzere bazı kesimler Atatürk devrimini şeriatçılığa karşı korumak isteğiyle, solcuların başını çektiği bazı kesimler ise NATO destekçiliğine ve liberal ekonomik politikalara tepki göstererek Menderes ve DP rejimine karşı çıkmaya başladı. Bunun üzerine DP yönetimi, muhalefeti engellemek için çeşitli politikalar gütmeye başladı. Bunların arasında fişleme yöntemi ile muhaliflerin belirlenerek baskı altına alınması ile Vatan Cephesi gibi kurumların kurulması gösterilebilir. Menderes'in politikaları, TSK'daki genç subaylar başta olmak üzere pek çok askerin tepkisini çekmeye başladı. Askerler önce Menderes'in seçimleri kaybederek iktidardan düşmesini bekleme niyetindeydiler. Fakat Menderes'in muhelefeti ezme politikaları ve seçimin hemen öncesinde sağ atlattığı bir uçak kazası geçirmesi ile halktaki popülaritesini arttırma ihtimalini göz önünde bulunduran subaylar, yönetimi ele geçirerek Menderes'i devirmeyi kararlaştırdılar. 27 Mayıs 1960'da General Cemal Gürsel'in başını çektiği askerler, yönetime el koydu. DP üyeleri çeşitli suçlardan Yassıada'da yargılandılar.